tiny kadınları

Şişli- İSTANBUL 
info@tinybrandshop.com

Lalin, kimlerdensin, neler yaparsın, nerelere gidersin?

Çok büyük bir soru sordun. Kendimi tanımlamayı pek sevmiyorum galiba. Çok değişen ve dönüşen biriyim. O yüzden Lalin ne yapar, nerelere gider sorularının cevapları değişebiliyor. Ama Lalin, sanatı sever, düşünmeyi çok sever, kitap okumayı çok sever, müziği çok sever, teknolojiyi çok sever, bilimi çok sever ve hep bu konular etrafında düşünüp kafa patlatır.

Teknolojiye ve dijitale olan aşkın nasıl bu kadar büyüdü?

Ailem sanayici olduğu için makinalarla içli dışlı büyüdüm. O yüzden makinaların çalışma şekli, fonksiyonları bana hep çok sihirli ve eğlenceli gelmiştir. Bir de, babam bana çok bilimkurgu anlatırdı. Ben daha altı yaşındayken bana okuduğu kitapları anlatırdı. Yani, o hayal dünyasını çok aktardı bana. Ama hep böyle spekülatif kurguya gittim. Yani hem teknik bir yanı vardı hem de fantastik bir yanı vardı. Ama bunların sadece hayal olmadığı, altlarının dolu olduğu zihnime çok erken yaşta oturdu. O yüzden ben her şeye inanırım, beni kolay kandırabilirsin. Çünkü beynimde ‘bu imkansızdır, bu olamaz’ gibi bir kutu yok.

Kendi yaptığın şeyi ne zaman tanımlayabilmeye başladın?

Çok zorlandım bunu tanımlarken, en zorlandığım şey tanımlamak oldu. Çünkü aslında ben girişimciymişim. Üniversiteyi bitirdim, buraya geldim, galeri açtım, bir sergi yapıldı, ki sergi gibi de değildi. 2008’de Türkiye’nin ilk yeni medya ve ‘immersive’ deneyim sergilerini yaptık. Ben o zaman 23 yaşındaydım. Türkiye’nin en geç galericisi olmuştum. Ama aynı zamanda galericilikten de anlamıyordum, hiçbir şey satamıyordum. O zamanlar yeni medyanın yeri yoktu Türkiye’de. Bugün o günlerde yaptığımın adı son dört beş yıldır adı var. O yüzden ben çok zorlandım. Kimse bana yaptığım işin ne olduğunu söylemedi. Rol model yoktu. O yüzden ben senelerce depresiftim, çok yalnız hissettiğim bir dönemdi. Çünkü ne yaptığımı bilmiyordum. Yolum belirsizdi. Aslında Sonar Festivali’nin küratörü olmakla, son altı senedir tanımlayabildim ne yaptığımı.

Şu an kendini yalnız hissettiğin oluyor mu?

Şu an hissetmiyorum. Ekip olarak şimdi çok tatlı insanlar var. Türkiye ile çalışmak farklı bir şey, çünkü beynin çok hızlı çalışıyor. Çünkü çok spekülatif bir yerdesin ama buraya o beyni aktarmanın zorluğu var. Hızına yetişen, yetişemeyen insanlar, sende olmayan yetiler falan… Şu an sektör olarak yalnız hissetmiyorum ama ekip olarak yalnız hissediyordum. Ta ki, üç dört ay önceye kadar.

Hayatındaki kırılma noktası ne oldu? Lalin’i şimdiki Lalin olma yoluna sürükleyen ne oldu?

Hayatımda çok fazla kırılma noktası oldu. Yatılı okul benim için kırılma noktasıydı mesela. 11 yaşında yatılı okula gittim. İstanbul’da yaşıyorduk biz. Sonra annemle babam ayrıldı. Öyle olunca ben annemle Bursa’ya taşındım, ilkokulu orda okudum. Babam İstanbul’da okumam gerektiğini söylüyordu, ben de hep “İstanbul’da okuyacağım.” diyordum. Sonra da aynı şey New York’da oldu. “Ben New York’a gideceğim!” diyordum bu sefer de.

Dijital sanat dünyasındaki kadın ve erkek sanatçı/küratör dengesini nasıl yorumluyorsun?

Bence küratörlük son zamanlarda çok yerilen bir meslek ve bence ayıp ediyorlar. Zor bir iş aslında. Bir küratörsen, tamponsun aslında. Kurumla sanatçı arasında, teknik ekiple prodüksiyon arasında vesaire… Neden böyle bilmiyorum, kadınlar organizasyonu daha çok çekip çevirdiği için sayıları fazla olabilir. Ama sanatçılara baktığınızda kadın sanatçılar gerçekten daha az.

Yaratım enerjisinin dişil yanımızla olan bağı aşikar. Sen daha ‘dişi’ ve ‘seksi’ hissettiğinde daha yaratıcı olanlardan mısın? Dişi tarafın yaratıcılığını ne kadar besliyor?

Hayır. Ben onları bağlamıyorum. Cinsiyet bir tercih ve bence herkes pansexual. Açıkçası dişiliğin tanımlanmasına da sinir oluyorum. Çünkü bence, herkes kendi istediği gibi dişi. Doğurganlığın bir yaratım tarafı var kesinlikle. Ama çocuk da doğurabilirsin, proje de doğurabilirsin. Ve ben eril olduğum zaman da kendimi çok seviyorum ve çok yaratıcı da hissediyorum o zaman. Daha dişil hissettiğim zamanlarda da yaratıcı hissediyorum.

Ekranlarla olan mesafemiz giderek azalıyor. Sanal artık VR ile beynimizin içinde sayılır… Bu bizi ne derece ürkütmeli? Dijitalle bu kadar iç içe olduğunda ona biraz mesafe koymak istediğin oluyor mu?

Evet oluyor. Bence şu an zaten ara fazdayız. Bir şeyler daha tam optimize olmadan arada yaptığımız saçma şeyler aslında.

Bu teknolojiyi retinanın içine projekte edecekler zaten. Bunun yatırımları yapıldı, hatta Türkiye’de de bu tarz start-uplara yatırım yapan şirketler var.

Bu ürkütüyor mu seni?

Gözümün içine bir şey konması… Yani ürkütmüyor; beni heyecanlandırıyor ama tehlikesini de görüyorum. Tehlike net var. Ama ben, “O kötü bilimkurgu filminin sonunu da görmek istiyorum.” diyen kişiyim biraz, yani bu sürecin sonunu merak ediyorum.

Senin peki ilk korkun neydi?

Ben çok korkuları olan biriyim aslında. Trip tanrıçası diyorlar bana. Fobi gibi değil, hep bir korku psikolojisindeyim. Kendini tam ortaya koyamamak, gösterememek, rahat olamamak, takıntı… Ana teması korku olan şeyler. Şimdi daha rahatım ama.

Hayatta tutkuyla bağlı olduğun ‘o şey’, ne?

Müzik. Bence müziğin ötesi yok. Hatta böyle hayal kurmak, rüya görmek ve müzik. Benim hayatta en tutku duyduğum şey ‘düşünmek’ aslında.

‘Overthinking’ yaptığını düşünüyor musun peki? Düşünmek de bir sanat ve sen demek ki bunu çok ustaca yapıyorsun. Seni yormuyor demek ki bu…

Yani beni değil başkalarını yoruyor. Zaten bana bakınca insanlar bazen gözümde onu görüyor ve o rahatsızlığı alıyorlar.

Kendini en özgür hissettiğin zamanlarda genellikle ne yapıyor oluyorsun?

Benim ne yaptığımdan çok olduğum yer özgür hissettirebiliyor. En özgür hissettiğim yer boş alanlar. Çöller mesela, uçsuz bucaksız boşluklar kimsenin gözükmediği. Alan olduğu zaman çok özgür hissediyorum. İç dünyamın alana ihtiyacı var.

Bir insanın hayatında alacağı en cesur karar senin için ne olabilir?

Birilerini geride bırakmak. İlişkilerini, genel bağlarını, aile ilişkilerini bırakabilmek. Bağsız olmak. Bağımlı değil, bağsız…

Prev
Next