Seni biraz tanıyalım. Kimlerdensin, ne yaparsın, nerelere gidersin?
İnsanım, bir nefes, bir canım. kim bilir kimlerdenim, ama özüm sonsuz ve her şeyin içinde.
Bana beni hatırlatan her şeyi aşkla yaparım.
Dans ederim, yoga yaparım, okurum, resim çizerim, yazarım, çalarım, paylaşırım keşfettiklerimi, doğada inzivalar ve çemberler açarım. Öğrendiklerimi öğretirim, yogayı her an yaşarım. O an ne çıkması gerekiyorsa benim aracılığımla, onu bedenler, ona alan açarım. Dharma’m ne ise, yaşamda bana sunulan misyon ne ise, kendimi gerçekleştirmeye çalışırım.
Rüyalarıma, zihnimin ve bilinçaltımın derinliklerine gitmeyi severim.
Çünkü bilirim ki, nereye gidersek gidelim aradığımız her şey kalbimizde.
ve nereye gidersek gidelim kaçamayacağımız her şey zihnimizde.
Mayadan uyandığımızda hatırlayacağız. Gidilecek tek bir yer var.
O sonsuzlukta buluşalım.
Güne nasıl başladın?
Önce şükür… Sahip olduklarıma ve olmadıklarıma, yaptıklarıma ve yapamadıklarıma, gözlerimi açtığım bu ana, tanıklık ettiğim yaşama, kalbime, aklıma, bedenime, ruhuma şükür.
Ardından sabahın o sessizliğinde yavaşça minderime geçerim, gözlerimi tekrar kapar, içe dönerim uzun bir süre.
O vakit gün başlar benim için.
Anda ve akışta kalmak… Bu kavramlarla ilk ne zaman tanıştın?
Yüzyıllardır uygulanan kadim ilimlerin tüm pratikleri özünde anda ve akışta kalma üzerine. An’da kalmak dediğimiz, bilincin yükselmesiyle dünyasal zamanın illüzyonundan özgürleşmek ve bütünsel bir zaman algısına, yani tek ve değişmez zaman olan ‘şimdi’ye uyanmak. Şimdiye uyanan, ne geçmişin hafızasını ne de geçmişin duygularını şimdiye taşır. Böylece tüm düşüncelerinden ve bildiklerinden özgürleşir. An’ı yaratan tüm o tesirlerle birlikte yaşamın doğal akışına dahil olur.
Çocuktum. 11-12 yaşlarındaydım galiba. Sihirli hikayelere ve mistik konulara çekilirdim. Büyükannemin köyünde cinli, perili hikayeler anlatırdı eniştem bana. O yaşlarda farkında olmadan rüyalarımda farklı alemlere girmeye başlamıştım. Bir yandan merak ediyor, bir yandan çok korkuyordum. Kendimi rüyadan çıkarmaya çalışırken ve çırpınırken buluyordum. Yine böyle bir anda, hayatın bana bahşettiği bir deneyimi yaşamamak adına direnmeden, mücadele etmeden ve hiçbir duyguya bağlanmadan kendimi o deneyimin, o anın içine bırakmaya karar verdim. Çırpınışlarım, kontrol etmeye çalışmam.. her şey durdu. Ve yolculuk başladı…
Yıllar sonra, izbe kayalıklarda bir sabah denize girerken soyundum, kendimi sırt üstü suya bıraktım. Denize batmamak için bedenimi kontrol ediyordum ve bu çaba dalgaların üzerinde durmamı zorlaştırıyordu. Gözlerimi kapadım ve tüm bedenimi tarayarak kaslarımı serbest bıraktım. O an dalgaların akışına teslim olduğumu hissettim. Çabasızlığım suyun beni sanki kucağında sevgiyle taşıması gibi bir duygu uyandırdı bende. Suyla dans etmek gibiydi bu his. Akışta kalmayı ilk kez bedensel duyularımla bu kadar güçlü deneyimlemiş ve idrak etmiştim.

Önceki soruya paralel olarak. Anda ve akışta kalmayı başardığını düşünüyor musun?
Eğer mutluluk arayışındaysanız, her şeyin iyi olmasını, huzurlu bir yaşamınız olmasını arzuluyorsanız, an’da kalmak ve akışı olduğu gibi kabul etmek oldukça zordur.
İyi ya da kötü, bir şeyi arzuluyorsak, düalite ilkesi bize aksi duyguyu da yaşatır, ki aslında arzumuzun altındaki mesaj şudur: “Mutlu olmayı arzuluyorum derken, mutlu olmamı engelleyen her durum bana yaşatılsın ki, o deneyimler içindeyken mutlu olabileyim ve mutluluğu deneyimleyebileyim.”
An’da kalmak için an’dan beklentinizin olmaması gerekir, o an zaten en kusursuz haliyle, olabilecek milyonlarca olasılıktan bizim için en doğrusu olduğu için gerçekleşmektedir.
Bir konsere gittiğinizde, sadece o çalan enstrümanların sesini duymazsınız, çevrenizdeki kalabalığın uğultuları da arka fonda kulağınıza çalınır. Bir yandan yanınızdan geçenler, size çarpanlar… O an sadece müziği duymak isterseniz, tüm bu hareketlilik size kaotik gelir ve rahat duyamadığınız için öfkelenebilirsiniz. Ancak o anın, arkadan gelen uğultularla, yanınızdan geçenlerle, kalp atışınızla ve duyularınızla algıladığınız her şeyle birlikte tamamlandığını anladığınızda anın içine girersiniz ve iyi-kötü diye ayırmadan her şeyin kusursuz hareketinde yatan sevgiyi görürsünüz.
Her anı bu farkındalıkla yaşamak muazzam bir saadet hissi verir insana. İşte bu his Santoşa’dır. Her şeyden memnun olma hali.
An’da kalabilmeyi tüm yaşamım boyunca her an pratik ediyorum.
Yoganın sana ‘öğrettiği’ en güçlü duygu hangisi?
Teslimiyet. Hayatı çoğu zaman bir mücadeleymiş gibi yaşıyoruz. Hastalıklarla, ailemizle, dostlarımızla, yaşadığımız toplumla, doğrularla, yanlışlarla ve en önemlisi de kendimizle devamlı bir mücadele halindeyiz. Bu mücadele halinin en temel nedeniyse, egomuz. Her şeyin bizim istediğimiz gibi olması için hayatın bize sunduklarını iyi-kötü olarak ayırmaya, değiştirmeye, bizi beslemeyen ilişkileri ve işleri oldurmaya çalışıyoruz. Devamlı bir şeylere tutunuyoruz. Bu tutunma hali de bireysel egoyu besliyor.
Oysa yaşanan her şeyin bizim bireysel ve toplumsal dharma’mızda (kaderimizde) bir nedenselliğe bağlı olarak gerçekleştiğini anladığımızda mücadele edecek veya değiştirecek bir şey de kalmıyor geriye. Her deneyim, o deneyimi yaşamamız ve içinden geçerek almamız gereken dersleri öğrenmemiz için gerçekleşiyor. Evren, öyle bir sistem ki, bilincimizi yükseltmek için bizi destekliyor adeta.
Teslimiyet, yaşamın bize sunduğu her şeyin içinde işte bu nedenselliği görerek yaşamak demek. Bu kavram, beraberinde egoyu törpülerken, anlayışı, kabullenişi ve hayatla birlikte akabilmeyi öğretiyor.
Dişil enerji… Sana ne ifade ediyor? Onu nasıl ateşliyor, nasıl dengeliyorsun?
Bir yazar düşünün. Kitap yazması için önce kendi kabuğuna çekilmesi, ilham alması, iç sesini dinlemesi ve yaratıcı enerjisini ortaya çıkarması gerekir. Durur, gözlemler, içine döner. İşte bu dişil enerjidir. Yazarın tüm sezgilerini besleyen, sahip olduğu potansiyel bilgiyi açığa çıkaran muazzam bir yaratım enerjisi. Ne zaman ki yazar aldığı ilhamla eyleme geçer ve kitabı yazmaya başlar, işte artık konu eril enerjiye, eylemsel enerjiye geçer. Yazar bilinçaltındaki tüm o yaratıcılığı, harekete yani kinetik enerjiye döker. İşte eril ve dişil enerji her an birbirini tamamlayarak hareket eder ve yaratım gerçekleştirir hayatımızda. Yin ve Yang’ın sonsuz dansıdır bu.
Dişil enerji, potansiyel enerjimizi anlatır bize. Duygularımızın içinde kalmayı, bazen yaşamda durmayı, demlenmeyi ve sindirmeyi öğretir. Kişinin yaşamında ilham, yaratıcılık, sanat alanları eksikse, kişi sol beyin odaklı yani eril enerji odaklı, zihinsel bir varoluş sergiler. Devamlı hareket etme ihtiyacında olur, duygularında kalmak, içe dönmek veya tefekkür etmek yerine sabırsızlıkla konudan konuya atlar. Bu da kişiyi ciddi anlamda yorar. Ya da aksine, kişi duygu alanında çok yoğun yaşıyorsa, yeni fikirler üretiyor, ilham alıyor ancak eyleme geçemiyorsa, o noktada dişil enerji yoğun çalışır ve eril enerjinin eyleme geçmek için yeterince alanı kalmaz. İki enerji dengelendiğinde ise, kişi yaratım enerjisini sağlıklı bir şekilde kendini gerçekleştirmek için eyleme döker, yaratır, üretir, kalbi ve aklı ile dengeli bir yaşam sürer.

Bir kadının kadınlığıyla, kendi bedeniyle, annesiyle, duygularıyla, sezgileriyle ve bilinçaltıyla sağlıklı bir sevgi bağının olması kadının en güçlü şifasıdır. Anne, bir çocuğun dişil enerjisinin somut dünyada bedenlenmiş halidir ve Astroloji ilminde Ay’ı yani bilinçaltımızı temsil eder. Bağlantılar ne kadar da güçlü değil mi?
Özellikle müslüman toplumlarda yüzyıllardır dişil enerji çok bastırılmıştır. Kadınlar duygularını, ihtiyaçlarını maalesef göremiyor ve çoğu zaman tanımlayamıyorlar; yaratıcılıklarını, rahimlerinin ve kalplerinin bilgeliğini keşfedemiyorlar, içlerindeki gücün farkında değiller. Çünkü eril enerjileri yüksek. Ancak atalarımızdan taşıdığımız bu kolektif hafıza son yıllarda şifalanmaya başladı. Benim de dişil enerji çalışmaları ve kadın çemberleri yapmamın yegane amacı buydu. Toplumumuzdaki ve dünyadaki yaralı dişil enerjiyi şifalandırmak.
Dişil enerjimizi dengelemek için her an duygularımızla bağlantıda olmalı, sezgilerimize kulak vermeliyiz. Dans etmeliyiz, resim çizmeliyiz, şarkılar söylemeliyiz, doğada zaman geçirmeliyiz. Durmayı ve kendimizle başbaşa kalmayı öğrenmeliyiz. Bedensel pratik olarak yin yoga ve serbest dans çalışmaları da içimizdeki yaratıcılığı ve sezgisel alanı besleyen çalışmalar.
Hayatının kırılma noktası ne oldu? Sonucunda rüzgar seni hangi yöne savurdu?
2012 yılında babam öldükten sonra hayatı, manasını, her şeyi sorgulamaya başladım. Allah’ın gerçekte ne olduğunu, yaşamın nasıl var olduğunu, maddeyi, enerjiyi, ölümü ve sır dediğimiz ezoterik bilgileri araştırmaya başladım. Ben sordukça hayat cevaplarıyla geldi karşıma. Kısa sürede simya, tasavvuf, astroloji, şamanizm ve yoga felsefesi üzerine yöneldim, öğretmenler ve rehberler girdi hayatıma. Şimdiyse yoga eğitmenleri yetiştiriyor, şifa çemberleri ve inzivalar düzenliyorum.
Kalbin hangi yöne doğru atıyor? Şu sıralar nelerle uğraşıyorsun?
Rüya görücülük ve astral yolculuk çalışmalarıma yeniden başladım.
Bir de müzik. Şu sıralar ilahiler çıkıyor kalbimden.
“Kendime yetiyorum.” Bu cümleyi ilk ne zaman kurdun?
Bu cümleyi hiç kurmadım sanırım kendime. Yetmediğimi düşündüğümden değil, sadece yetip yetmediğimi sorgulamadığımdan 🙂
Bu soru sayesinde küçük bir aydınlanma yaşıyorum şuan. Kendime baya baya yetiyormuşum uzun zamandır.

Hayatta tutkuyla bağlı olduğun ‘o şey’, ne?
Sevgi.
Bu aralar kendine en çok sorduğun soru hangisi?
“Bu his bana mı ait?”
Şu sıralar üzerinde çalıştığın ve dönüştürmek istediğin özelliklerin neler?
İrade ve disiplin.
Neye yabancılaşırsak kendimize yakınlaşırız?
Nefsimize.
‘Güçlü kadın.’ Bunu okurken aklından neler geçti?
Yaşama güvenen, kendi varoluşunu seven ve kalp sesini duyan kadın.
Kendini gerçekleştirmek için biraz sabretmek şart mı sence?
İnsanın kendini gerçekleştirmesi bir yaşam boyunca sürer. Her an en yüksek potansiyelinde var olmak için, her an farkında olarak pratikte kalmak gerekir. Kararlılık, devamlılık ve sabır ise bu sürecin anahtarı.
Bu zamana dek duyduğun en klişe motivasyon cümlesi neydi?
Seni öldürmeyen, güçlendirir.
Sen bu klişeyi destekliyor musun?
Yaralarımız, şifalanacağımız yerlerdir, gücümüz, ışığımızdır. Karanlığa dalmadan aydınlığı, ölmeden doğmayı bilemeyiz.
Hareket alanın/rotan neresi?
Ulaşmak istediğim bir hedefim yok. Tam şu anda bulunduğum andan ve konumdan oldukça memnunum. Şartlar değişebilir, sahip olduklarım yok olabilir, o anda da yine memnun olacağımı biliyorum. Yaşam nerede olmam ve ne yapmam gerekiyorsa, beni oraya doğru götürüyor. Ben sadece izleyiciyim. 🙂
Son soru: Şu an üzerinde ne var?
Yumuşacık Tiny Nude Kimono’m, lila eşofman altım ve pofuduk ev botlarım.





